Bazı kitaplar hayat değiştirir ve kapağını kapattıktan sonra da zihinde yaşamaya devam eder. Popmotto ekibi olarak bu yazımızda incelemesini yapacağımız kitap da tam olarak hayat ve toplum üzerine bizi derin düşüncelere sokacak, aklımızda uzun süre kalacak ve büyük değişimler yaratabilecek güçte, zamana meydan okuyan bir eser.
Daha önce konuk ettiğimiz sevgili yazar Ercan Taştekin’in kaleme aldığı ve sitemizde incelemesine yer verdiğimiz Satılık romanı gibi Dark İstanbul’dan çıkan Kutsal Cehalet, aynı zamanda yayınevinin genel yayın yönetmeni de olan, sosyolog ve yazar Aşkın Zengin Akkuş’un yazdığı ismi gibi vurucu bir kitap.
Okuduktan sonra toplumu, geçmişi, günümüzü ve geleceği özellikle toplumsal cinsiyet, ataerkil sistem ve dinin kişisel çıkarlar için kullanılması konuları üzerinde saatlerce düşündürtecek bu kitap, adaletin güçlülerin dudakları arasında nasıl eritildiğini bize gösteriyor.
Aşkın Zengin Akkuş kaleme aldığı bu eserinde, insan onurunun her köşe başında yeniden çarmıha gerildiği bir insanlık tiyatrosunun hiç kapanmadığını iç sızlatan, sarsıcı bir hikaye ve başarılı bir kurguyla biz okurlara aktarıyor.
Coğrafyalar ve sınırlar haritalardan silinip yeniden çiziliyor, kılıçların yerini dijital prangalar alıyor, Engizisyon zindanlarının rutubet kokan tabut benzeri hücreleri, modern şehrin tekinsiz beton bloklarına evriliyor ancak ne yazık ki dezavantajlı grupta yer alan veya günah keçisi ilan edilen insanların acıları üzerine kurulan acımasız mekanizma hiç eskimiyor.
Bir yanda Orta Çağ İtalya‘sında Engizisyon’un gölgesinde yaşayan insanlar, diğer yanda 2018 İstanbul‘unda geçen olaylar… İlk bakışta birbirinden tamamen farklı görünen bu iki zaman dilimi, roman ilerledikçe ortak bir noktada buluşuyor. Korkunun bilgi ve adalete üstün geldiği toplumlarda otorite, coğrafya veya zaman fark etmeksizin her dönemde benzer yöntemlerle varlığını sürdürüyor.
Roman, tarihi bir kurgu olmanın ötesinde psikoloji, sosyoloji ve toplumsal eleştiriyi aynı potada eriten çok katmanlı bir anlatı sunuyor. Engizisyon dönemini yalnızca tarihsel bir arka plan olarak kullanılmakla kalmıyor, o dönemin korku düzenini günümüzle de karşılaştırarak okuru “Gerçekten ne kadar değiştik?” sorusuyla baş başa bırakıyor.
Popmotto okurları için hazırladığımız Kutsal Cehalet roman incelemesi kapsamında işte tam olarak bu konuların detaylarına inecek, yazarın usta zaman geçişleri, merak uyandıran olay örgüsü ve başarılı karakter yaratımıyla ortaya çıkardığı eserini analiz edeceğiz.
Bununla birlikte, incelememizin romanın olay örgüsü, karakter gelişimi ve finaldeki bazı önemli detaylara değindiğini ve spoiler içerdiğini de belirtelim. Kitabı henüz okumadıysanız, daha keyifli bir okuma deneyimi için incelemeyi romanı bitirdikten sonra okumanızı öneririz.
Orta Çağ’dan Günümüze Uzanan Bir Hikaye

Aşkın Zengin Akkuş’un Kutsal Cehalet romanı, iki farklı zaman dilimini ustalıkla iç içe geçiren kurgusuyla dikkat çekiyor. Kitabın başında, Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapan Türkan‘ın yolu, henüz on dört yaşında evlendirilen Hanife ile kesişiyor. Türkan’ın Hanife’ye verdiği, yazarı bilinmeyen “Sonuncu Köy” isimli kitap ise okuru yüzyıllar öncesine; Orta Çağ İtalya’sının Engizisyon gölgesindeki karanlık atmosferine götürüyor.
İlk bakışta bağımsız görünen bu iki anlatı, roman ilerledikçe ortak bir düşünce etrafında birleşiyor. Bilginin bastırıldığı, sorgulamanın suç sayıldığı toplumlarda baskının biçimi değişse bile özü aynı kalıyor.
Sahne ve oyuncular değişiyor, ancak cehaletin oynadığı oyun hep aynı kalıyor. Yazar bu noktada tarihin yalnızca geçmişte kalmadığını, bilimin ışığında ilerlenmediği takdirde benzer baskı mekanizmalarının her dönemde yeniden üretilebildiğini etkileyici bir kurguyla gözler önüne seriyor.
Tarihin yankı uyandıran uygulamalarını içeren ve Engizisyon ne demek, Engizisyon Mahkemesi nedir gibi sorularla merak edilen bu dönem, yalnızca tarihsel bir dekor olarak kullanılıp kuru bir dille anlatılmıyor. Aksine kitapta Engizisyon Mahkemeleri, korkunun, din istismarının ve mutlak otoritenin insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkilerini görünür kılıyor.
Orta Çağ İtalya‘sında vebanın yayılmaması için sık yıkanmanılmaması, doğum lekelerinin cadılık işareti sayılması gibi absürt uygulamalar; günümüz İstanbul’unda karşımıza çıkan çocuk gelin trajedisi, kadın cinayetleri ve dini kullanarak insanları sömüren “Cinci Hoca” figürüyle paralel bir şekilde işleniyor.
Gücü elinde bulunduran yapıların, inancı araçsallaştırarak toplum üzerinde nasıl egemenlik kurduğu iki farklı çağ üzerinden çarpıcı örneklerle anlatılıyor. Okur bir noktadan sonra Orta Çağ’ı okumayı bırakıp, korkunun ve cehaletin günümüzde sadece kılık değiştirdiğini fark ediyor.
Romanın arkasında ciddi bir tarih, sosyoloji ve psikoloji araştırmasının bulunduğu açıkça hissediliyor. Buna rağmen yazar, bu akademik birikimi okuru bilgiye boğmadan, akıcı ve sürükleyici bir anlatının içine ustalıkla yerleştiriyor.
Akkuş, dönemin yoksulluğunu ve çaresizliğini canlı ve başarılı bir karakter inşasıyla hissettirirken, kurgunun temposunu da hiç düşürmüyor. Bilim ve eleştirel düşünce geri çekildiğinde oluşan boşluğun hurafeler, dogmalar ve manipülasyonlar tarafından nasıl sinsice doldurulduğu yalın ama sarsıcı bir dille aktarılıyor.
İşte romanın ismi de tam olarak burada derin bir anlam kazanıyor. Kutsal Cehalet, sıradan bir bilgisizliği değil; sorgulanmayan, din ile kutsallaştırılan ve otorite tarafından beslenen organize bir aracı simgeliyor. Bu noktada cehalet, bireysel bir eksiklik olmaktan çıkıp toplumun üstüne çöken bir felaket sisine dönüşüyor.
Okur böylelikle bilgisizliğin ve sorgulama alışkanlığını kaybetmenin yalnızca geçmişe ait bir sorun değil, her dönemde yeniden üretilebilecek bir tehlike olduğunu görüyor. Yazar, bizleri sadece geçmişi öğrenmeye değil, bugünü de yeniden sorgulamaya davet ediyor.
Tarihte Toplumsal Cinsiyet: Arınmaya Çalışan Erkeğin Günah Keçisi Olarak Kadın

Romanın en güçlü katmanlarından biri, vurgu yaptığı toplumsal cinsiyet eşitsizliğini tarihsel bir olgu olarak değil, farklı dönemlerde sürekli yeniden üretilen bir zihniyet biçimi olarak ele alması. Bu noktada yazar, günümüzde de halen tartışılan “Ataerkil ne demek?” sorusuna teorik ve boğucu tanımlar vermek yerine; olaylar ve karakterler üzerinden, “anlatma, göster” tekniğiyle yanıt veriyor.
Toplumsal cinsiyet rolleri ve bunların nasıl üretildiği, kadınlardan nelerin beklendiği ve bu beklentilerin nasıl birer baskı mekanizmasına dönüştüğü hikayenin doğal akışı içinde görünür hale geliyor. Yazar, bu yönüyle toplumsal cinsiyet eşitliği noktasında bugün bile halen tam anlamıyla başarıya ulaşamadığımızı sarsıcı bir şekilde bize hatırlatıyor.
Orta Çağ’da Engizisyon Mahkemeleri, kadınları cadı olarak suçlamak için çoğu zaman akıl dışı gerekçeler öne sürüyor. Bir kadının vücudunda doğum lekesi olması, dikkat çekecek kadar güzel olması, erkeğe kıyasla daha zayıf olması, yaşının ilerlemesi veya tam aksine şifalı bitkileri bilip insanlara yardım etmesi bile birer suç sebebi sayılabiliyor.
Örneğin; romanda Anita karakterinin, küçük kızı Eva’nın vücudundaki doğum lekesini hamurla gizlemeye çalışması ve bunun fark edilmesinden duyduğu dehşet verici korku, henüz çocuk yaşta bir kızın bile kendi bedenini saklama dürtüsünün kökenlerini gözler önüne seriyor. Bu çarpıcı kurguyla yazar, yalnızca cadı avlarını anlatmakla kalmıyor; ataerkil düzenin insanların hücrelerine kadar nasıl işlediğini göstererek okuyucuyu derin bir sorgulamaya itiyor.
Romanda tarih boyunca erkek egemen sistemlerin, kendi korkularını, arzularını ve suçlarını kadınlara yükleme eğiliminde olduklarını görüyoruz. Erkek hata yapar, kadın baştan çıkarıcı ilan edilir. Erkek şiddet uygular, kadın namus üzerinden yargılanır. Suçun yükü sürekli kadınların omuzlarına bırakılır. Yani erkektir yapar, günah keçisi ise hep kadın olur.
Romanın günümüz anlatısındaki Zarife‘nin yürek burkan hikayesinin de tam olarak bu nedenle oldukça sarsıcı olduğunu söyleyebiliriz. Cinsel saldırıya uğrayan kişi olmasına rağmen toplum tarafından suçlu muamelesi gören ve sözde namus anlayışının bedelini hayatıyla ödeyen Zarife’nin, Engizisyon dönemindeki kadınlardan çok da farklı bir kaderi paylaşmadığını görüyoruz. Aradan geçen yüzyıllara rağmen değişen yalnızca yöntemler oluyor; kir yine kadının üstüne akıtılarak ona bedel ödetiyor.
Elvira karakteri de aynı karanlık düşüncenin başka bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Bilgisini insanlığın iyiliği için paylaşan bu yaşlı kadın da cadılıkla suçlanıyor. Her ne kadar asılsız bir ihbar yüzünden zindana atılsa da roman ilerledikçe görüyoruz ki asıl korkulan şey Elvira’nın kendisi değil; bilgi sahibi olması. Çünkü bilgi, sorgulamayı beraberinde getiriyor. Sorgulayan birey ise korkuyla yönetilen dogmatik ve ataerkil sistemler için her zaman tehdit oluşturuyor.
Bu yüzden romanın ismi yalnızca cehaleti değil, kutsallaştırılmış cehaleti anlatıyor. Bilginin yerini korkunun aldığı, sorgulamanın günah sayıldığı ve insanların inanmaya zorlandığı her düzende önce kadınlar, çocuklar ve toplumun en savunmasız kesimleri hedef haline geliyor.
Yazarın bu noktadaki başarısı mesajını doğrudan sloganlarla vermemesinde yatıyor. Akkuş, “Avrupa’da Orta Çağ’da kadınlara neden büyücülük cadılık suçlaması yapılıyordu?” gibi soruların cevabını dikte etmeden, kanayan yaranın hepimize ait olduğunu hatıratarak ataerkil toplum yapısı üzerinden veriyor. Romanda geçen ve arka kapakta da yer alan şu satırlar sistemin suçu nasıl kadının üzerine yıktığını çarpıcı bir biçimde gösteriyor:
“Önce evin erkekleri temiz suda yıkanıyor, onların kirlettiği suda ise kız çocukları, kadınlar ve bebekler yıkanıyordu. Günümüzde de değişen bir şey yoktu; erkek pisliğini kadının üstüne akıtarak temizleniyor; kadını ise kirletiyordu…”
Kötülüğün Sıradanlığı ve Kurbanı İnsanlıktan Uzaklaştırma

Romanın bir başka çarpıcı yönü; kötülüğün yalnızca bireysel bir ahlak sorunu olarak değil, sistem tarafından üretilen ve sıradanlaştırılan bir olgu olarak ele alınması. Bu yönüyle eser, Hannah Arendt‘in ortaya koyduğu “kötülüğün sıradanlığı” kavramını akla getiriyor.
Romanda yaşanan zulmün arkasında büyük canavarlar değil; kendi çıkarlarını ve ellerindeki gücü koruma amacıyla emirleri sorgulamadan yerine getiren, zamanla vicdanını susturmuş sıradan insanlar bulunuyor.
Engizisyon işkenceleri, bu sıradanlaşmanın en ürkütücü örneklerini sunuyor. Yazar, tarih boyunca uygulanan işkence kültürünü farklı örnekler üzerinden aktarırken, romanın ilk sayfalarında karşımıza çıkan “Metal Boğa” düzeneğini de insan onurunu yok etmeyi amaçlayan sistematik şiddetin çarpıcı sembollerinden biri olarak kullanıyor.
Yakılarak idam edilecek olan mahkumun metal boğanın içine kapatılması, yükselen çığlıklarının dışarıya bir boğanın böğürmesi gibi yansıması ve bunun insanlar için bir eğlence haline gelmesi, Engizisyon’un adalet anlayışının ne kadar akıl dışı ve vahşi bir zemine oturduğunu daha ilk sayfalarda okura gösteriyor.
Roman boyunca yapılan bilim dışı ve acımasız uygulamalar bununla da sınırlı kalmıyor. Suya batırma testleri, üç aşamalı işkence sistemi, mezardan çıkarılıp yakılan kemikler ve insanlık onurunu hedef alan zindan koşulları, okuru yalnızca tarihsel bir vahşetle değil, korkunun kurumsallaşmış ve sistematik haliyle de yüzleştiriyor.
Romanın dikkat çektiği bir diğer önemli ayrıntı ise mimarinin psikolojik etkisi oluyor. Günümüzde çevre psikolojisinde “Katedral Etkisi” olarak bilinen; yüksek tavanlı ve görkemli yapıların insanda huşu ile küçüklük hissi uyandırması durumu, romanda otoritenin gücünü pekiştiren bir araç olarak karşımıza çıkıyor.
Kilisenin hemen yanında yer alan ve bunların ihtişamından beslenen Engizisyon binaları ve zindanlar, mimarinin yalnızca estetik değil, aynı zamanda psikolojik bir denetim mekanizması olarak nasıl kullanıldığını gösteriyor.
Ayrıca yazar, bu tip psikolojik ayrıntıları kurgu akışını hiç bozmadan okura sunmayı başarıyor. Gerçeği kurgu içinde tam dozunda işleyerek hem akademik donanımını hem de yazarlık becerilerini ustalıkla sergilemeye devam ediyor.
Öte yandan, romanın üzerinde durduğu asıl meselenin işkencelerin kendisinden çok, bu işkencelerin mümkün hale gelmesini sağlayan zihniyet olduğunun altını çizmeliyiz.
Engizisyon düzeninde insanlar artık birey olarak görülmüyor. Suçlanan insanlar, özellikle de kadınlar, önce isimlerini, ardından kimliklerini kaybediyor. Geriye de yalnızca cezalandırılması gereken cadı, şeytanın işbirlikçisi veya sapkın gibi etiketler kalıyor. Yani kurban, insanlıktan uzak bir “öteki” haline geliyor. Böylece onlara yapılan her türlü zulüm meşrulaştırılabiliyor.
Özellikle kadınların şeytana direnemeyecek kadar zayıf oldukları iddiasıyla suçlanmaları, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin dini söylemler aracılığıyla nasıl normalleştirildiğini de açıkça ortaya koyuyor.
Yazar, aynı sistem çarkının günümüzde de döndüğünü Hanife’nin hikayesi üzerinden hatırlatıyor. Hanife’nin Cinci Hoca tarafından kitap okumanın şeytan işi olduğuna inandırılması, bu karanlık düzeni yıkacak olan bilginin özgürleştirici gücüne duyulan korkunun bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Bir tarafta kitapları yakıp sorgulamayı yasaklayan Engizisyon, diğer tarafta okumayı günah sayan modern cehalet… Çağlar değişse de cehaleti besleyen düşünce biçimi ne yazık ki değişmiyor.
Gördüğümüz bir başka ayrıntı ise, kötülüğün yalnızca otorite eliyle değil, toplumun suç ortaklığıyla da büyümesi. Engizisyon Mahkemeleri’nin işleyişindeki ihbar sistemi; kıskançlık, kişisel çıkar veya korku nedeniyle masum insanların zindanlara atılmasına yol açıyor.
İhbarda bulunanların ödüllendirilmesi ise sistemin kendini sürekli yeniden üretmesini sağlıyor. Böylece insanlar yalnızca baskının mağduru olmuyor. Halk, farkında olarak ya da olmayarak şiddetin yakıtına dönüşürken kötülük yalnızca yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru da üretiliyor.
Bu yönüyle Kutsal Cehalet, yalnızca geçmişteki bir trajediyi anlatan tarihsel bir roman olmaktan çıkıyor. Korkunun, ötekileştirmenin ve insanı kimliksizleştiren söylemlerin farklı dönemlerde, farklı maskelerle nasıl yaşamaya devam ettiğini gösteren güçlü bir toplumsal eleştiri metnine dönüşüyor.
Karakter Dönüşümünde Bilişsel Çelişki: Armando’nun Vicdan Muhasebesi

Kutsal Cehalet, ele aldığı toplumsal meseleleri karakterlerinin iç dünyası üzerinden görünür kılabilmesiyle de dikkat çeken bir eser. Roman boyunca hemen her karakter farklı bir toplumsal yaraya işaret ederken, olay örgüsünü de başarılı bir şekilde ileri taşıyor. Ayrıca karakter sayısının çokluğuna rağmen anlatı dağılmıyor, figürlerin birbiriyle kurduğu ilişkiler doğal ve akılda kalıcı bir mantıkla ilerlediği için okur kurgudan kopmuyor.
Romanın en başarılı karakter inşası örneklerinden olan Armando Morelli, okurun sistemin içine sıkışmış bir insanın zihnine tanıklık etmesini sağlayarak hikayenin dışarıdan izlenmesinin önüne geçiyor ve bizi olayların merkezine çekiyor.
Kitapta Armando’nun, ilk bakışta “iyi” veya “kötü” olarak kolayca sınıflandırılabilecek bir karakter olmadığını görüyoruz. Aksine karakter griliklerde yer alan; hataları, pişmanlıkları ve vicdanıyla yaşayan gerçekçi bir insan profili çiziyor.
Romanın ilk sayfalarından itibaren Armando’nun diğer katı din adamlarından farklı olduğu sezdiriliyor. Engizisyon Mahkemesi’nde görev almasına rağmen bulunduğu yeri tamamen hak ederek elde etmediğini biliyor. Torpil ve rüşvet sayesinde Verona’daki manastıra kabul edilmiş olması ve bu görevi daha çok hak eden Bruno’nun önüne geçmesi, karakterin ilk içsel huzursuzluğunu oluşturuyor.
Henüz ortada büyük bir kırılma yaşanmamışken bile Armando’nun yaşadığı bu huzursuzluk, yazarın karakterde gerçekleşecek köklü değişimi okura adım adım sezdirebilmesinin başarılı bir göstergesi oluyor.
Armando’nun yaşadığı bu sancılı dönüşümü anlamlandırmak için psikolojideki “bilişsel çelişki” kavramı, burada bize güçlü bir anahtar sunuyor. Bir insanın sahip olduğu değerlerle yaptığı davranışlar çatıştığında zihinde rahatsız edici bir gerilim oluşur. Armando’yu da kurgu ilerledikçe tam olarak böyle bir içsel çatışmanın ortasında buluyoruz.
Karakterimiz özünde vicdanlı, merhametli ve adalet duygusu gelişmiş bir insan olmasına rağmen, görev yaptığı kurum sistematik şiddeti meşrulaştırıyor. Armando’nun inandığı değerlerle içinde bulunduğu düzen arasındaki uçurum büyüdükçe, karakterimizin iç çatışmasının da giderek derinleştiğine şahit oluyoruz.
Bu çatışmanın ilk somut yansımalarından biri, Armando’nun zindan ziyaretleri sırasında mahkumlarla göz teması kurmaktan ve konuşmaktan kaçınması. Görevi olan duayı edip hızla hücreden ayrılmaya çalışıyor; çünkü mahkumların hikayelerini dinledikçe vicdanındaki rahatsızlık büyüyor.
Karakterin bu davranışı, bilişsel çelişkinin yarattığı gerilimi azaltma çabasının yanı sıra Albert Bandura‘nın “ahlaki çözülme” kuramında işlediği savunma mekanizmalarının da izlerini taşıyor. Bu kavrama göre birey, kurbanla arasına psikolojik bir mesafe koyabildiği ölçüde uygulanan şiddete göz yumabiliyor ya da onu meşrulaştırabiliyor. Tarih boyunca savaşlardan soykırımlara kadar pek çok toplumsal olayda görülen bu mekanizma, zihin mahkemesindeki meşrulaştırmayı kolaylaştırıyor.
Armando da mahkumları gerçekten birer “insan” olarak gördüğü anda yapılan zulmü inkar edemeyeceğini içten içe bildiğinden mesafeyi korumaya çalışıyor. Ancak susturmaya çalıştığı vicdanı, bir süre sonra zihinsel sınırları aşarak fiziksel bir boyuta ulaşıyor. Zindan ziyaretlerinin ardından yaşadığı mide bulantıları ve gördüğü kabuslar, Armando’nun susturmaya çalıştığı vicdanının bedeninin diliyle konuşmaya başlamasının kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.
Karakter dönüşümünün en dikkat çekici yönlerinden biri ise Armando’nun bir anda değişmemesi. Roman boyunca adım adım ilerleyen bir dönüşüm görüyoruz. Önce infaz haberlerinden rahatsız oluyor, ardından mahkumların hikayelerini dinlemeye başlıyor.
Haksızlıklara, akıl almaz suçlamalara ve atılan iftiralara bizzat şahit oluyor, daha sonrasında ise kendi hayatını riske atmayı göze alarak sistemi doğrudan karşısında duracak kadar ileri gidiyor. Bu süreç, karakteri daha inandırıcı ve canlı kılıyor. Çünkü gerçek hayatta da insanların çoğu zaman bir gecede değişmediğini; küçük vicdani sorgulamaların zamanla büyük kırılmalara yol açabildiğini görüyoruz.
Özellikle iftiraya uğrayarak mahkum edilen karakterlerden olan Alice‘in yaşadıkları bu dönüşümün önemli dönüm noktalarından biri haline geliyor. Haksız yere suçlanan bir annenin çocukları için duyduğu kaygıya tanıklık eden Armando, ilk kez yalnızca bir mahkumu değil, sistemin parçaladığı bir aileyi görüyor.
Alice’in “Şefkatsiz kaldılar. İllaki bir kuru ekmek bulup yerler ama ya sevgi?” cümlesi, Armando’nun zihnindeki duvarları ciddi ölçüde sarsıyor ve onu pasif bir gözlemci olmaktan çıkararak eyleme geçmeye zorluyor. Çocukları korumak için gösterdiği çaba ile sisteme karşı ilk ciddi adımını atıyor.
Romanın bu noktada verdiği önemli mesajlardan biri de, bir yanlışın insanı sonsuza kadar tanımlamak zorunda olmadığı düşüncesi. Bu kısımda Armando’nun dönüşümünü anlamak için bilişsel çelişki kavramı tek başına yeterli değil. Karakterimizin aynı zamanda geçmişte yaptığı hatalara saplanıp kalmaması bakımından bir başka psikolojik eğilimi, “batık maliyet yanılgısını” tersine çevirdiğini görüyoruz.
Armando, Verona gibi prestijli bir yerdeki kariyerine torpil ve rüşvet vererek etik açıdan tartışmalı bir biçimde başlıyor. Ancak sonrasında geçmişte yaptığı bu yanlışında “battı balık yan gider” hesabıyla ısrar etme yanılgısına düşmek yerine, geleceğe odaklanıp faydalı adımlarla hatasını telafi etmeye çalışıyor.
Böylelikle Armando hem“Yanlış trene binmiş olabilirsiniz; önemli olan ilk durakta inmektir.” felsefesini hem de insanın salt iyi olmadığını, yanlış yollara sapılırsa buradan dönülebileceğini bizlere hatırlatıyor. Bu yönüyle roman, okuru kasvetli bir çaresizliğe sürüklemek yerine umudun varlığını koruyor.
Romanın sonunda Armando’nun aldığı riskler, bireysel vicdanın organize kötülük karşısında tamamen etkisiz olmadığını da gösteriyor. Elbette tek bir insan bütün bir sistemi kökten değiştiremiyor. Ancak bir kişinin attığı cesur bir adım yine de “Sonuncu Köy”ü oluşturup birçok insanın hayatını değiştirebiliyor. Bu yönüyle Armando, kusursuz bir kahraman değil; hatalarıyla birlikte doğruyu seçmeye çalışan, bu yüzden de okurun kolayca bağ kurabildiği güçlü ve gerçekçi bir karakter olarak öne çıkıyor.
Belki de Kutsal Cehalet‘in en etkileyici yönlerinden biri tam da burada yatıyor. Roman, okura “iyi insanlar” ile “kötü insanlar” arasındaki basit ayrımı sunmuyor. Bunun yerine her insanın vicdanı ile korkusu arasında bir seçim yapmak zorunda kalabileceğini gösteriyor. Armando’nun hikayesi de bu seçimin, bazen tek bir bakışla, tek bir konuşmayla, sevgiyle veya bir vicdan muhasebesiyle başlayabileceğini hatırlatıyor. Bu nedenle karakterin dönüşümü, romanın psikolojik açıdan en güçlü katmanlarından birini oluşturuyor.
Deniz Yıldızı Hikayesi: Küçük İyiliklerin Dönüştürücü Gücü

Kutsal Cehalet, işkenceler, salgın hastalıklar, yoksulluk ve sistematik baskılarla örülü karanlık atmosferine rağmen umudu daima canlı tutan bir roman. Aşkın Zengin Akkuş’un eserinde verdiği en güçlü mesajlarından biri, tek bir insanın bütün sistemi değiştiremese bile bir başkasının hayatında büyük bir fark yaratabileceği düşüncesi.
Bu noktada eser, ister istemez meşhur “deniz yıldızı” hikayesini akla getiriyor. Hikayede yaşlı adam, kıyıya vuran binlerce deniz yıldızını tek tek denize atan çocuğa, bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söylüyor. Bunun üzerine çocuk umutsuzluğa kapılmak veya duyarsız kalmak yerine bir deniz yıldızını daha alıp denize atıyor ve yüzümüzde umut dolu bir tebessüm bırakan o meşhur cümleyi kuruyor:
“Onun için çok şey değişti.”
Bu güzel hikayenin ruhu, romandaki bir diyalogda yankı buluyor:
“Bizler okyanusa düşen küçük damlalarız. Fakat onun bizi yutmasına asla izin vermeyeceğiz. Hatta küçük damlaları birleştirip okyanusa dönüştüreceğiz.”
Roman boyunca yapılan küçük iyilikler de tam olarak bu anlayış üzerine kuruluyor.
Armando’nun Alice’in çocuklarını koruma altına aldırması bunun en güzel örneklerinden biri. Karakterimizin tüm ülkedeki Engizisyon düzenini tek başına yıkması veya tüm mahkûmları kurtarması mümkün değil. Ancak iki çocuğun hayatına dokunması ve sadece o kilise özelindeki mahkumlara yardım eli uzatması bile romanın en insani, en dokunaklı zeminini hazırlıyor. Bu sayede görüyoruz ki, bazen dünyayı değiştirmek, yalnızca tek bir insanın dünyasını değiştirmekle başlıyor.
Benzer bir duruş romanın finaline doğru Hanife’nin hikayesinde de karşımıza çıkıyor. Eline geçen gizemli bir kitap sayesinde düşünmeye başlayan, sorgulayan ve nihayetinde öğretmen olmayı seçen Hanife, adeta bir kartopu etkisini temsil ediyor. Ona ulaşan bilgi yalnızca kendi hayatını değiştirmekle kalmıyor; ileride eğitim vereceği yüzlerce çocuğun yaşamına dokunacak kolektif bir dönüşümü de ateşliyor. Böylece roman; kötülüğün sıradanlıkla örgütlenebildiği gibi, iyiliğin de yayılabileceğini, sessiz ama etkili bir biçimde hissettiriyor.
Bu açıdan bakıldığında Kutsal Cehalet’in, yalnızca kötülüğün anatomisini çıkaran karanlık bir roman olmadığı görülüyor. Kitap bizlere bilginin, eğitimin, adaletin ve vicdanın da bulaşıcı olabileceğini gösteriyor. Üstelik yazar, bunu okura tepeden bakan didaktik bir söylemle vermeyi değil, karakterlerin yaşadığı dönüşümler üzerinden, okurun yanında durarak anlatmayı tercih ediyor.
Romanın ilgi çekici bir diğer yönü de iyilik kavramını romantize etmemesi. Armando’nun yardım etmeye başlaması her şeyi çözmüyor. Bazı karakterler kurtarılamıyor, bazı acılar ve kayıplar telafi edilemiyor. Ancak bu durum yapılan küçük iyiliklerin değerini azaltmıyor. Aksine, umudun en karanlık zamanlarda bile, hatta en çok böyle dönemlerde anlamını ve önemini koruduğunu bize hatırlatıyor.
Aşkın Zengin Akkuş Kutsal Cehalet Romanı Üzerine Son Söz

Kutsal Cehalet, ilk bakışta Engizisyon dönemine odaklanan tarihi bir roman gibi görünse de sayfalar ilerledikçe asırları aşan sosyolojik bir manifestoya dönüşüyor. Aşkın Zengin Akkuş, tarihi yalnızca geçmiş bir dekor olarak kullanmak yerine; Orta Çağ İtalya’sı ile 2018 İstanbul’u arasında kurduğu güçlü paralelliklerle okuru kendi yaşadığı toplumu sorgulamaya davet ediyor.
Roman boyunca incelediğimiz tüm psikolojik ve sosyolojik mekanizmalar, ataerkil baskılar ve kurumsallaşmış kötülükler, finalde yerini sarsıcı bir farkındalığa bırakıyor. Bununla birlikte; romanın arkasındaki titiz araştırma, güçlü olay örgüsü ve canlı karakterler sayesinde okur, didaktik bir anlatımla değil; doğal bir hikaye akışı içinde bu tarihsel ve toplumsal sorgulamaya ortak oluyor.
Özellikle Hanife’nin öğretmen olmayı seçmesi ve isminin baş harflerinin “Hak, Adalet, Nutuk (Mustafa Kemal Atatürk), İlim, Fen ve Erdem” kavramlarıyla örülmesi, romanın cehalete karşı açtığı savaşın en sembolik ve umut dolu zaferi olarak hafızalara kazınıyor.
Sonuç olarak Kutsal Cehalet; korkunun bir yönetim aracına dönüştürüldüğü, bilginin yasaklandığı ve insanların mutlak itaate zorlandığı her düzende aynı karanlık oyunun nasıl yeniden sahnelendiğini gözler önüne seriyor. Aklın ve bilimin rehberliği olmadan yüzyıllar geçiyor, dekorlar yenileniyor, oyuncular değişiyor ama ne yazık ki insanlığın en büyük trajedisi hep aynı kalıyor.
Yine de cehalet ister kutsallığa bulansın ister modern maskelerin ardına gizlensin; masumların hakkı çiğnenerek inşa edilen hiçbir taht kalıcı olmuyor. Popmotto ekibi olarak biz de bilimin ışığıyla aydınlanan geleceğin ve umudun, her şeye rağmen o dik duran “Sonuncu Köy”lerde filizlenmeye devam edeceğini biliyor ve incelememizi arka kapaktan bir alıntıyla bitiriyoruz:
“E pur si muove! (Dünya gene de dönüyor!)”
Kaynakça
Akkuş, Aşkın Z. Kutsal Cehalet. 1. baskı, İstanbul: Dark İstanbul Yayınları, 2021.
Arendt, Hannah. Kötülüğün Sıradanlığı Adolf Eichmann Kudüs’te. 7. baskı, Çev. Özge Çelik, İstanbul: Metis Yayınları, 2021.
Moore, C. “Moral disengagement”. Current Opinion in Psychology, 6(2015): 199-204. ScienceDirect. Web. Erişim Tarihi: 18.07.2026
Myers, David G. Sosyal Psikoloji. Çev. Serap Akfırat. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 2019
Kutsal Cehalet Kitabını Hemen Satın Alın!
Aşkın Zengin Akkuş’un Kutsal Cehalet adlı romanını okumak isterseniz, kitabın fiziki baskısına aşağıdaki satış kanallarından ulaşabilirsiniz.
Stok, fiyat ve teslimat bilgileri ilgili satış platformlarında değişiklik gösterebilir.









Bu konuda ne düşünüyorsunuz?